5 Temmuz 2013 Cuma

Bir Saksı Dolusu Umut

 Çiçekleri hiç sevmem.

 Her sabah özenle çiçekleri sulayanları, sularken onlarla konuşup yapraklarını okşayanları hiç mi hiç anlamam.  Tamam belki onlar da canlı, fotosentez falan yapıp bize yaşadıklarını ilan ediyorlar ama birazcık samimi olalım gözleri olmayan, ses çıkarmayan, kımıldamayan canlı mı olur? Bence olmaz. Olmamalı.

 Bence canlı dediğinin gözleri olmalı. Siyah, yeşil, ela, kahverengi, mavi... Anlamlı anlamlı bakan bir çift göz. Hem demezler mi gözler kalbin aynasıdır diye? Gözleriyle anlatmalı canlı dediğin her duygusunu; seni sevdiğini, senin yanında olduğunu, sevilmek istediğini, üzgün olduğunu... Sıcaklığı olmalı canlının. Seni soğuk kış günlerinde hem vücuduyla hem de sevgisiyle ısıtmalı.

 Çiçeklerin sıcaklığı var mıdır?

 I

 Nereye baksam çiçekti. Pencerelerin önleri, mutfak, balkon... Rengarenk çoğunun ismini bile bilmediğim birçok çiçekle kaplıydı her yer. Bunca zamandır orada olduklarından haberdar bile olmadığım birçok çiçek... Hepsi üzgün gibi boyunlarını bükmüştü. Çiçekler üzülebilir miydi? Onlar da biliyor muydu olanları, hissedebiliyorlar mıydı gerçekten? Belki de sadece susamışlardı. Suladım.

 Belki gözleri yoktu, ses çıkartamıyor ve sıcaklıklarıyla beni ısıtamıyorlardı ama bana ihtiyaçları vardı. Benim onları sulamama ihtiyaçları vardı. Biliyordum.

 II

 Bir gün kendimi bir kitap dükkanının çiçek bakım kitaplarının olduğu bölümde buldum. Çiçeklerle ilgili birçok kitap... Çok anlıyormuş gibi birkaç tanesini elime alıp karıştırdım, anlamadım. Bir tanesi daha anlaşılırdı sanki içinde değişik türlerde çok sayıda çiçek resmi vardı. Yazar çiçeklerle ilgili bilinmesi gerekenleri açık seçik anlatıyordu resimlerinin altında; çiçeğin adı, kaç günde bir sulanması gerektiği, güneşi sevip sevmediği, böceklenirse ne yapılacağı, saksı boyunun ne olacağı ve saksının nasıl değiştirileceği yani kısaca çiçek besleyen birinin  bilmesi gereken her şeyi. Kitabı alıp her şeyi öğrenmeliydim ve itiraf etmek gerekirse bundan daha mühim başka hiçbir işim de kalmamıştı.

 İş başa düşmüştü, çiçekler bakım istiyordu. Bakılmayan çiçekler solar ve ölürdü. Ölüm kelimesi bile midemin bulanmasına ve tüylerimin diken diken olmasına yetiyordu. Ölüm olmamalıydı.

 III

 İlk işe çiçekleri tanımakla başladım, evdeki çiçeklerin resimlerini bulup isimlerini ve nasıl bakılmaları gerektiğini öğrendim. Mesela evdeki çiçekleri bir çoğu menekşe olduğunu öğrendim. Salonda camın önündeki masada duran iki saksı, mutfaktaki küçük masada duran beş saksı da menekşeymiş meğersem. Farklı renklerde açan menekşeler. Mor, beyaz, pembe, mor-sarı karışık... Menekşeler güneşi ve sulanmayı çok fazla sevmezlermiş. Ondan onları üç dört günde bir sulamak yeterliymiş. Kitapta denildiği gibi yaptım ve menekşelerimi çok sulamadım.

 Her gün ilgilendim onlarla, yoksa böceklendiler mi diye korkuyla kontrol ettim diplerini. O hiç anlayamadığım insanlar gibi oldum. Zevkle suladım çiçeklerimi, bir kitapta okudum onlarında konuşulmaya ihtiyaçları olduğunu ondan konuştum onlarla... Ki muhabbetleri de çok fena sayılmaz, baya akıcı bir sohbet oluyormuş onu öğrendim. İnsanın ruhunu dinlendirdiklerini duymuştum, dinlendim. Sıcaklıklarını hissettim. Her gün daha da güzelleştiklerini, çiçeklerini daha bir şevkle açtıklarını gördüm. Gururlandım. Çürümesinler diye çok sulamadım, güneş ışınlarından korudum, moralleri yerine gelsin diye güzel kitaplar okudum. Çürütmedim onları, öldürmedim...

 Bir ölümü daha kaldıramazdım.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder